
diyorum ki kendime, kızım Sanem, yapıpdurmaktasın bu etaminleri, bir gün toprakla buluşunca acep bunlar geride senden iz kimlere bırakır. Yani ciddi ciddi düşünmedim dersem yalan olur. Hani bir de yurtdışında olsa bu son eylem, kitaplarım n'olcak derdi var ayrıca. Kim yükler de gönderir memlekete, bari ciddi biri sebeplense burada.
Sanem'cim sen onu bunu boşver de cenazeyi n'apcaklar mı dediniz, o da uçakla artık. Ne gerek var aslında, ha ordaki ha burdaki müslüman mezarlığı, ruhum kol gezcek zaten siz ne diyorsunuz. Kaçbindolarmış ( baktım googledan bulamadım, ama 8bin olur tahminim) cenaze taşımacılığı haberiniz var mı, son dakika bağışı daha münasip, kanımca. Yalnız herhangi bir dini örgüte verilmesin yurtdışındayız ya malum, kandırmaca olmasın, yok Pakistan'da kurban kescez, bilmem nerde fener kuruyoruz ayağına gelmiyelim, hesabını ben daha önce vercem malum!?..
Etamine dönersek bu fotoğraflarını gördüğünüz en zevklilerinden biriydi; kendi kendini takip eden örnekler, ne alaka dedirten ama yaptıkça sevdiğim cart yeşil, tavuskuşu, aslan ve ortadaki lale motifi. Bu tablo da çervelenip, halısıyla renk birliği ettiği evin duvarına pek sevinerek taşındı. Güle güle baksın o duvardan, o güzel insanlara.
17 May 2008
Bazen
11 May 2008
Okur Mektupları

04 May 2008
Fotosu yoksa, etaminden yaparız.

12/13 yaşlarında, muhtemelen Milliyet Çocuk Dergisi'ndeki mektup arkadaşı köşesinden iki kişiye yazmıştım, biri Fransız'dı digeri Afrika'lı. Afrika'dan geldi mektup. Penelope Zimbabwe'den yazıyordu, hafif sarımsı bir kağıt kullanırdı ve ben her mektup gelişinde o kağıtları koklardım. Ya terli el kokusunu seviyordum ya da merak artık. Ben yeni başladığım kitaplarımı da açıp şöyle bir koklar, Dalaman Seka'yı anar, o kağıt kokusunu özlerim.
Penny ile, ki kendisine hiç böyle hitap etmişliğim yoktur, bir seneye yakın mektuplaşmış olmalıyım. İlk mektuplarımızda yazmış da yazmış, diğerlerinde tıkanıp kalmıştık karşılıklı. Ben Türkiye'nin dört mevsim olduğundan bile bahsettiğimi hatırlıyorum, onun yazdıklarından da annesinin öğretmen olduğu ve dört kardeş oldukları aklımda. Benden fotoğraf istemişti, ona en sevimlisini göndermiştim, o ise fotoğrafı olmadığını söyleyince daha çok mu koklar oldum mektupları bilmem ama ikimizin de o yaşlarda tecrübe ettiği şey çabuk tüketilen ilişkiye örnekti herhalde. Az zamana çok şey sığdırmıştık o zamanki dünyamızla, sonrasında yazacak ve ne mantıksız ki soracak şey bulamamış olmalıyız.
Memleket gündemi Zimbabwe'yi ne kadar meşgul eder malum da, arada Türkiye adı geçince beni anıyor mudur diye ben bu etamini işlerken çınlattım kulaklarını.
30 April 2008
Sobe
Berceste'nin kendisinin de artık hatırlamadığını tahmin ettiğim sobesinin, yapmayı ertelediğiniz şey nedir sorusuna istinaden cevabımdır bu fotoğraf. Bu iplikleri ayırmak, bir düzene koymak, erteleyip durduğum şeylerden biri. Sağ yandaki kitaplık rafındaki cam silme suyunu da göz önünde bulundurursak, pek dağınık gözükmekteyim. Gerçi buralar bana özel alanlar, mutfak olsun, salon olsun, toplu durur genelde. Az eşya insanıyım zaten, bir de mercimeği dakikalarca yıkamasam olmaz, bunu da belirtiyim. Mercimekten çıkan fare pisliği haberinden beri sıtkım sıyrıldı sıyrılcak zaten. Nerden geldi şimdi bu aklıma. Ben çok taktım bu kuru gıdalar üzerinde paketlenmeden önce dolanma ihtimali yüksek olan hayvan kardeşlerimize. Konu iyice dağıldı bu arada. Topluyorum.
Bir diğer soru da, bir gün yapabildiğimi görecek miyim sorusu. Ben bir gün kendimi taiko yaparken görmek isterim. Bir de sular gibi japonca konuşmak isterim, dil nankör işte. Mantıklı bir cevap anne olmak olurdu aslında bu soruya.
Son sorumuz ise dünyaya bir daha gelseydim ne isterdim. Kalabalık bir ailenin üyesi olayım isterim. Kalabalık diyince Hindistan ailesi olmasın, Patel soyadlı da doğmıyım tekrar gelceksem. Türkiye olabilir, olmadı Yunanistan, bilemedin İtalya. Akdeniz/Ege mutfağı insanı olayım. Ben böyle dedim ya, büyük konuşmuş sayılıp kesin ordayım, bekle beni Bollywood. Bi dakka niye insan formu üzerinde duruyorum ki illaki. Nesnelerden bakır cezve, hayvanlardan su kaplumbağası, bitkilerden asmakavak yaprağı da olabilirim.
20 April 2008
Dereotu

Kabağın, taze baklanın, kurusundan favanın üstünde olsun, sabah kahvaltısında illaki domatesimle renk olsun, her cacığa eşlik etsin, yeter ki dolapta bulunsun, ben dereotunu çok severim. Gene Ankara'da Bahçelievler'de bir pastaneden sabah kahvaltısı niyetine aldığım o yuvarlak, yeşil, un kurabiyesi formatında ağızda dağılan tuzlu bisküviyi zaman zaman anarım. Önüme gelen dereotlu tarifleri taa o tada denk getirene kadar denemeye devam ediyorum. Şimdilik idare eder olan yukardaki, aşağıdaki ise tarifi.
Dereotundaki kalsiyum miktarı sütte bulunandan daha fazlaymış, sütte 117mg iken, bizimkinde 208mg imiş. Ben süt içmem, sütlü ürünlerle de aram yok, ama çoğunlukla dereotsuz sabah geçirmem, demek ki bünye bir şekilde buluyor dengeyi. Aferin.
06 April 2008
TinTin
26 March 2008
Portobello Cadısı
14 March 2008
Katmerli Güller Bunlar
04 March 2008
Ebruli Mart
Ahmet Emin Bey söz aldı:
“Bu memleketin mutaassıp hoca grubu vardır” dedi. “Halk, aydın din adamlarının değil, taassup erbabının tesiri altındadır. Bunlar elbette yeniliğe ve islahata karşı koyacaklardır. Halkı da peşlerinden sürükleyeceklerdir. Bu tehlikeye karşı tedbirleriniz var mıdır? Varsa, bunlar nelerdir?”
Bu kuşku karşısında Mustafa Kemal’in yanıtı şöyle oldu:
“Sözünü ettiğiniz cahil ve mutaassıp güruh, aslında hesaplı nüfuz menfaat simsarlarıdır. Onlar hükümete başvururlar, derler ki:
‘Halk bizim arkamızdadır. Bizim istediğimizi yapmazsanız işiniz kötü olur.’
“Sonra halka dönerler, halka karşı da şöyle bir lisan kullanırlar: ‘Hükümet, bizim avucumuzun içindedir. Bizim her sözümüze uymazsanız, bizim himayemize sığınmazsanız, perişan bir hale düşersiniz.’
“Biz, bu hilekâr nüfuz simsarlarına hiç kulak asmazsak ve hükümetin hiçbir surette kendilerine değer vermediğini belirtirsek, bunlar bir hiç haline inerler.” Yakın Tarihimiz/ Yaşar Öztürk
8 Mart Dünya Kadınlar günü var en yakın, ne diyelim, içimizdeki medeni kadın ruhunun ölmemesini dileyelim.
Sonra 14 Mart Tıp bayramı var, arada başka günlerde varmış, mesela 12 Mart İstaklal Marşı'nın kabulü. Tıp Bayramımız da kutlu olsun şimdiden, Türk doktorlarımıza güvenelim.
18 Mart Çanakkale Zaferi. Anzak'lı torunlar da geliyor olmalı o günlerde büyükdedelerini ziyarete. Nerden nereye.
27 Mart Tiyatro Kutlama günüymüş, kutlanır mı bilmem ama Muhsin Ertuğrul'u rahmetle analım.
22 Mart Su günü, bu aralar susuzluktan bahsedilmiyor, yaza hazır mıyız?
21 Mart-26 Mart Orman Haftası, ben geçen sene şom ağızlılık yaptım, yangından geçilmedi o yaz. Ne kötü bir görüntüdür yangın sonrası.
Ve 21 Mart Nevruz, gene aynı hafta Türk Dünyası ve Toplulukları haftası varmış. Burada, Amerika'da NY Türk evinde belli tabanı olan etkinlikler düzenlenir mesela. Aynı hafta Dünya Çocuk Şiirleri haftası ayrıca.
18-24 Mart da yaşlılar haftası. Yaşlılık yaşı kaç sayılıyor ki artık? Şimdi kendimi 70 yaşında düşünmeye çalışıyor, bu bendeki gen programıyla 65 yaşın bile bana çok olduğuna karar veriyorum. Bizim ailede erkenci çok maalesef. Huzurevi sakinleri en çok bu hafta mı ziyaret ediliyor acaba?
Mart ayının son pazartesi de Kütüphaneler günüymüş. Evime yakın iki kütüphane var, ikisine de ara ara giderim ve mütemadiyen sıra beklerim, önümde genelde iki üç kişi olur. Şehir merkezi kütüphanesi de değil, kasaba bizimkisi.
Son olarak da Mart'ın son haftası Vergi Haftası. Vergi ödememek eşittir haksız kazanç. Küfeyle ip hikayesi çağrıştı bak şimdi de.
Takvim gibi oldu bu yazı, Mart ayı dolu dolu bir ay gerçekten, hiç bir anlamlı günde hediye almak zorunda olmadığınız aylardan biri ayrıca. Tamamen duygusal.
Tepede görülen fotodaki ipler ebruli, zevkli olur onlarla işlemek, nerde ne renk olacağı belli olmayan, yanar döner şekiller çıkar.







