
12 September 2009

21 August 2009
28 December 2008
Muamma
28 October 2008
Ordan Burdan
Ben çok ara verdim buraya, tam yazayım bunu dediğim şey, akşam olup da niyetlenince ya hevessiz oluyor ya da zaman aşımına uğramış oluyor, yazmasam da olur diyorum o zaman. Bırakıyorum. Çalışmaya başlayınca daha düzenli yazarım artık derken tek düzene giren şeyim uyku oldu. Sabahın beşbuçuğunda yola çıkmayı daha ne kadar severim Tanrım!
Cincan'a da iki kardeş evlatlık edindim, arkadaşım Candie bakamadı bana verdi. Riki ve Roko'ymuş adları bu devasaların. Çok oynaklar, Cincanım gene de tıfıllığına bakmadan hakimiyetini ilan etti, en büyük kayayı sahiplendi, oraya çıkıp bakıyor onlara, bulaşmıyor fazla.
Aşağıdaki fotolar da güzel ama di mi, renklerin yol boyu değişmesine bayıldım. Saol deli kız.

16 September 2008
08 September 2008


11 August 2008
CinCan
Sevgili Cincan kardeşim, ortalama 75 yıllık ömrünün ilk ayından beri benlesin. Maksatım seni bir sene bilemedin iki, biraz ele gelene kadar besleyip, sonra evin arkasındaki büyükteyzenin yaşadığını tahmin ettiğim ki konu komşu diyor başını gölden çıkartıp bakınıyormuş, o göle bırakmak. Yoksa benimle birlikte kocaman için almadım seni, büyüyceksin, göle gitceksin, ve yuva kurcaksın Cincan. Uzun tırnaklı parmaklarından anladığım kadarı ile erkeksin sen, zaten kızlar daha büyükçene olurmuş, senin parmakların uzun, büssen ufakçana, yuvarlaksın. Seni şimdilik o uzun, yeşil ve kurutulmuş solucanvari şeyle beslediğime bakma, bu yemekten kesilmene bir kaç ayın kaldı, sonra gelsin marullar, rendelenmiş havuçlar ve havamdaysam belki gerçek solucanlar. Bakalım, kısmet.Komşu çocuklarından uzak tutuyorum seni diye kızma bana Cincan'cım, n'olur olmaz suya sokarlar ellerini, bir de yanlışlıkla ağızlarına götürdüler mi, salmonella virusü var diye adın çıkmış zaten, sonrasında ateş ve ishal. Gerçi bu virüs domateste de çıktı, pastorize olmayan sütte de varmış, çiftlik tavuklarında, kuşlarda, köpeklerde falan da. Bağışıklık sistemi daha savunmasız olan bebeler ve yaşlıların dikkat etmesi gerekiyor yani Cincan'ım, sen üstüne alınma. Ben de elime eldiven takmadan almıyorum seni, lakin titiz bir de abin var senin. Yoksa bana kalsa fır döndürürüm ben seni salonda, sırf evcilleşirsin belki diye.
O taşları da yerinden kaydırıp durma, en üstekini öyle tutmaya çalışmam senin için. Arada oraya çık da kabuğun kurusun, yoksa ilaç mı ne varmış suya dökülesi, kabuk sertleştiricisi. Sen uğraştırmazsın beni, çıkar arada kurutursun kendini.
Öpüyorum kavuniçi lekeli yanaklarından.
Ablan.
25 July 2008
Her Daldan



Bu kuşların önce ayaklarına bayıldım, yaparken bile incecik detayları vardı, kırılcak gibi, öylesine canlıydılar, durup durup sevdim ortaya çıktıkça her birini. Kahve olan kuş en çenebazı, kırmızılısının evde işi var da iki dakka uğramış, pembelisi en meraklısı. Japonca'da kadın sembolü olan kanjinin üçlüsünden yeni bir kanji yarattığınızda çıkan anlam gürültü demekti. Bu üçlü de bana onu anımsattı. Sawagi diye okunandan ayrı bir deyişi vardı bu kanjinin veya yakın başka bir anlamı, şimdi imkanı yok hatırlamıyorum okunuşunu ama kesin argoya giriyordur ve sadece japon erkeklerinin lugatındadır. Kadın-erkek şivesi bariz ayrı olan Japonca ne alaka şimdi bu kuşlarla hiç bilmiyorum. Çağrışımlar her zaman mantıklı olmaz zaten di mi?
21 June 2008
Antika Kilim
Madem zaman ayıramıyorum yazmaya, bari ne zamandır bitmiş etaminlerimi ekliyim dedim bugün. Bu desen sevgili arkadaşım Banu'nun. Sayfasında kendisinin blackwork ve etamin desenleri var, bir kaç dergide de gene desenleri çıkıyor. Antika kilim desenini bir güzel çerçeveledim de yamuk oldu, e dedim zaten kilimler de yamuk olmaz mı, makine işi değil sonuçta, kök boyadan dokunma halis Türk kilimi.
17 May 2008
Bazen

diyorum ki kendime, kızım Sanem, yapıpdurmaktasın bu etaminleri, bir gün toprakla buluşunca acep bunlar geride senden iz kimlere bırakır. Yani ciddi ciddi düşünmedim dersem yalan olur. Hani bir de yurtdışında olsa bu son eylem, kitaplarım n'olcak derdi var ayrıca. Kim yükler de gönderir memlekete, bari ciddi biri sebeplense burada.
Sanem'cim sen onu bunu boşver de cenazeyi n'apcaklar mı dediniz, o da uçakla artık. Ne gerek var aslında, ha ordaki ha burdaki müslüman mezarlığı, ruhum kol gezcek zaten siz ne diyorsunuz. Kaçbindolarmış ( baktım googledan bulamadım, ama 8bin olur tahminim) cenaze taşımacılığı haberiniz var mı, son dakika bağışı daha münasip, kanımca. Yalnız herhangi bir dini örgüte verilmesin yurtdışındayız ya malum, kandırmaca olmasın, yok Pakistan'da kurban kescez, bilmem nerde fener kuruyoruz ayağına gelmiyelim, hesabını ben daha önce vercem malum!?..
Etamine dönersek bu fotoğraflarını gördüğünüz en zevklilerinden biriydi; kendi kendini takip eden örnekler, ne alaka dedirten ama yaptıkça sevdiğim cart yeşil, tavuskuşu, aslan ve ortadaki lale motifi. Bu tablo da çervelenip, halısıyla renk birliği ettiği evin duvarına pek sevinerek taşındı. Güle güle baksın o duvardan, o güzel insanlara.
04 May 2008
Fotosu yoksa, etaminden yaparız.

12/13 yaşlarında, muhtemelen Milliyet Çocuk Dergisi'ndeki mektup arkadaşı köşesinden iki kişiye yazmıştım, biri Fransız'dı digeri Afrika'lı. Afrika'dan geldi mektup. Penelope Zimbabwe'den yazıyordu, hafif sarımsı bir kağıt kullanırdı ve ben her mektup gelişinde o kağıtları koklardım. Ya terli el kokusunu seviyordum ya da merak artık. Ben yeni başladığım kitaplarımı da açıp şöyle bir koklar, Dalaman Seka'yı anar, o kağıt kokusunu özlerim.
Penny ile, ki kendisine hiç böyle hitap etmişliğim yoktur, bir seneye yakın mektuplaşmış olmalıyım. İlk mektuplarımızda yazmış da yazmış, diğerlerinde tıkanıp kalmıştık karşılıklı. Ben Türkiye'nin dört mevsim olduğundan bile bahsettiğimi hatırlıyorum, onun yazdıklarından da annesinin öğretmen olduğu ve dört kardeş oldukları aklımda. Benden fotoğraf istemişti, ona en sevimlisini göndermiştim, o ise fotoğrafı olmadığını söyleyince daha çok mu koklar oldum mektupları bilmem ama ikimizin de o yaşlarda tecrübe ettiği şey çabuk tüketilen ilişkiye örnekti herhalde. Az zamana çok şey sığdırmıştık o zamanki dünyamızla, sonrasında yazacak ve ne mantıksız ki soracak şey bulamamış olmalıyız.
Memleket gündemi Zimbabwe'yi ne kadar meşgul eder malum da, arada Türkiye adı geçince beni anıyor mudur diye ben bu etamini işlerken çınlattım kulaklarını.
30 April 2008
Sobe
Berceste'nin kendisinin de artık hatırlamadığını tahmin ettiğim sobesinin, yapmayı ertelediğiniz şey nedir sorusuna istinaden cevabımdır bu fotoğraf. Bu iplikleri ayırmak, bir düzene koymak, erteleyip durduğum şeylerden biri. Sağ yandaki kitaplık rafındaki cam silme suyunu da göz önünde bulundurursak, pek dağınık gözükmekteyim. Gerçi buralar bana özel alanlar, mutfak olsun, salon olsun, toplu durur genelde. Az eşya insanıyım zaten, bir de mercimeği dakikalarca yıkamasam olmaz, bunu da belirtiyim. Mercimekten çıkan fare pisliği haberinden beri sıtkım sıyrıldı sıyrılcak zaten. Nerden geldi şimdi bu aklıma. Ben çok taktım bu kuru gıdalar üzerinde paketlenmeden önce dolanma ihtimali yüksek olan hayvan kardeşlerimize. Konu iyice dağıldı bu arada. Topluyorum.
Bir diğer soru da, bir gün yapabildiğimi görecek miyim sorusu. Ben bir gün kendimi taiko yaparken görmek isterim. Bir de sular gibi japonca konuşmak isterim, dil nankör işte. Mantıklı bir cevap anne olmak olurdu aslında bu soruya.
Son sorumuz ise dünyaya bir daha gelseydim ne isterdim. Kalabalık bir ailenin üyesi olayım isterim. Kalabalık diyince Hindistan ailesi olmasın, Patel soyadlı da doğmıyım tekrar gelceksem. Türkiye olabilir, olmadı Yunanistan, bilemedin İtalya. Akdeniz/Ege mutfağı insanı olayım. Ben böyle dedim ya, büyük konuşmuş sayılıp kesin ordayım, bekle beni Bollywood. Bi dakka niye insan formu üzerinde duruyorum ki illaki. Nesnelerden bakır cezve, hayvanlardan su kaplumbağası, bitkilerden asmakavak yaprağı da olabilirim.
20 April 2008
Dereotu

Kabağın, taze baklanın, kurusundan favanın üstünde olsun, sabah kahvaltısında illaki domatesimle renk olsun, her cacığa eşlik etsin, yeter ki dolapta bulunsun, ben dereotunu çok severim. Gene Ankara'da Bahçelievler'de bir pastaneden sabah kahvaltısı niyetine aldığım o yuvarlak, yeşil, un kurabiyesi formatında ağızda dağılan tuzlu bisküviyi zaman zaman anarım. Önüme gelen dereotlu tarifleri taa o tada denk getirene kadar denemeye devam ediyorum. Şimdilik idare eder olan yukardaki, aşağıdaki ise tarifi.
Dereotundaki kalsiyum miktarı sütte bulunandan daha fazlaymış, sütte 117mg iken, bizimkinde 208mg imiş. Ben süt içmem, sütlü ürünlerle de aram yok, ama çoğunlukla dereotsuz sabah geçirmem, demek ki bünye bir şekilde buluyor dengeyi. Aferin.

06 April 2008
TinTin

26 March 2008
Portobello Cadısı






