17 May 2008

Bazen


diyorum ki kendime, kızım Sanem, yapıpdurmaktasın bu etaminleri, bir gün toprakla buluşunca acep bunlar geride senden iz kimlere bırakır. Yani ciddi ciddi düşünmedim dersem yalan olur. Hani bir de yurtdışında olsa bu son eylem, kitaplarım n'olcak derdi var ayrıca. Kim yükler de gönderir memlekete, bari ciddi biri sebeplense burada.


Sanem'cim sen onu bunu boşver de cenazeyi n'apcaklar mı dediniz, o da uçakla artık. Ne gerek var aslında, ha ordaki ha burdaki müslüman mezarlığı, ruhum kol gezcek zaten siz ne diyorsunuz. Kaçbindolarmış ( baktım googledan bulamadım, ama 8bin olur tahminim) cenaze taşımacılığı haberiniz var mı, son dakika bağışı daha münasip, kanımca. Yalnız herhangi bir dini örgüte verilmesin yurtdışındayız ya malum, kandırmaca olmasın, yok Pakistan'da kurban kescez, bilmem nerde fener kuruyoruz ayağına gelmiyelim, hesabını ben daha önce vercem malum!?..


Etamine dönersek bu fotoğraflarını gördüğünüz en zevklilerinden biriydi; kendi kendini takip eden örnekler, ne alaka dedirten ama yaptıkça sevdiğim cart yeşil, tavuskuşu, aslan ve ortadaki lale motifi. Bu tablo da çervelenip, halısıyla renk birliği ettiği evin duvarına pek sevinerek taşındı. Güle güle baksın o duvardan, o güzel insanlara.

11 May 2008

Okur Mektupları




Çoğunlukla e-mail vasıtasıyla etamin soruları yazıyor misafirlerim, model isteyenler de oluyor, unutmadan göndermeye çalışıyorum, bazen de mailleri kaçırıyor, utanıyorum geç cevap yazdığım için. Arasıra da bir fotoğraf geliyor yaptıklarını paylaşanlardan, hoşuma gidiyor. Önce Serpil hanım kızına işlediklerini paylaştı, sonra da Sevgi hanım benim çiftlik evinden esinlenip yaptığı etamini. Modeli tamamen kendisine ait, benim gibi bakıp bakıp yapmamış, hayal gücüne sığınmış. Ondan da izin alıp buraya ekliyim istedim geliştirilmiş çiftlik evini.




Aşağıdakilerse geçmiş zamandan hamarat kadınlarım. Pazartesi, Çarşamba ve Cuma hariç kendilerine izin verdiğim bu teyzelerin çerçeveleri içime çok sinmedi, ben onları kırmızı pötikare kumaşlarla çerçevelemek istiyorum aslında.


04 May 2008

Fotosu yoksa, etaminden yaparız.


12/13 yaşlarında, muhtemelen Milliyet Çocuk Dergisi'ndeki mektup arkadaşı köşesinden iki kişiye yazmıştım, biri Fransız'dı digeri Afrika'lı. Afrika'dan geldi mektup. Penelope Zimbabwe'den yazıyordu, hafif sarımsı bir kağıt kullanırdı ve ben her mektup gelişinde o kağıtları koklardım. Ya terli el kokusunu seviyordum ya da merak artık. Ben yeni başladığım kitaplarımı da açıp şöyle bir koklar, Dalaman Seka'yı anar, o kağıt kokusunu özlerim.


Penny ile, ki kendisine hiç böyle hitap etmişliğim yoktur, bir seneye yakın mektuplaşmış olmalıyım. İlk mektuplarımızda yazmış da yazmış, diğerlerinde tıkanıp kalmıştık karşılıklı. Ben Türkiye'nin dört mevsim olduğundan bile bahsettiğimi hatırlıyorum, onun yazdıklarından da annesinin öğretmen olduğu ve dört kardeş oldukları aklımda. Benden fotoğraf istemişti, ona en sevimlisini göndermiştim, o ise fotoğrafı olmadığını söyleyince daha çok mu koklar oldum mektupları bilmem ama ikimizin de o yaşlarda tecrübe ettiği şey çabuk tüketilen ilişkiye örnekti herhalde. Az zamana çok şey sığdırmıştık o zamanki dünyamızla, sonrasında yazacak ve ne mantıksız ki soracak şey bulamamış olmalıyız.


Memleket gündemi Zimbabwe'yi ne kadar meşgul eder malum da, arada Türkiye adı geçince beni anıyor mudur diye ben bu etamini işlerken çınlattım kulaklarını.

30 April 2008

Sobe


Berceste'nin kendisinin de artık hatırlamadığını tahmin ettiğim sobesinin, yapmayı ertelediğiniz şey nedir sorusuna istinaden cevabımdır bu fotoğraf. Bu iplikleri ayırmak, bir düzene koymak, erteleyip durduğum şeylerden biri. Sağ yandaki kitaplık rafındaki cam silme suyunu da göz önünde bulundurursak, pek dağınık gözükmekteyim. Gerçi buralar bana özel alanlar, mutfak olsun, salon olsun, toplu durur genelde. Az eşya insanıyım zaten, bir de mercimeği dakikalarca yıkamasam olmaz, bunu da belirtiyim. Mercimekten çıkan fare pisliği haberinden beri sıtkım sıyrıldı sıyrılcak zaten. Nerden geldi şimdi bu aklıma. Ben çok taktım bu kuru gıdalar üzerinde paketlenmeden önce dolanma ihtimali yüksek olan hayvan kardeşlerimize. Konu iyice dağıldı bu arada. Topluyorum.

Bir diğer soru da, bir gün yapabildiğimi görecek miyim sorusu. Ben bir gün kendimi
taiko yaparken görmek isterim. Bir de sular gibi japonca konuşmak isterim, dil nankör işte. Mantıklı bir cevap anne olmak olurdu aslında bu soruya.

Son sorumuz ise dünyaya bir daha gelseydim ne isterdim. Kalabalık bir ailenin üyesi olayım isterim. Kalabalık diyince Hindistan ailesi olmasın, Patel soyadlı da doğmıyım tekrar gelceksem. Türkiye olabilir, olmadı Yunanistan, bilemedin İtalya. Akdeniz/Ege mutfağı insanı olayım. Ben böyle dedim ya, büyük konuşmuş sayılıp kesin ordayım, bekle beni Bollywood. Bi dakka niye insan formu üzerinde duruyorum ki illaki. Nesnelerden bakır cezve, hayvanlardan su kaplumbağası, bitkilerden asmakavak yaprağı da olabilirim.

20 April 2008

Dereotu




Kabağın, taze baklanın, kurusundan favanın üstünde olsun, sabah kahvaltısında illaki domatesimle renk olsun, her cacığa eşlik etsin, yeter ki dolapta bulunsun, ben dereotunu çok severim. Gene Ankara'da Bahçelievler'de bir pastaneden sabah kahvaltısı niyetine aldığım o yuvarlak, yeşil, un kurabiyesi formatında ağızda dağılan tuzlu bisküviyi zaman zaman anarım. Önüme gelen dereotlu tarifleri taa o tada denk getirene kadar denemeye devam ediyorum. Şimdilik idare eder olan yukardaki, aşağıdaki ise tarifi.

Dereotundaki kalsiyum miktarı sütte bulunandan daha fazlaymış, sütte 117mg iken, bizimkinde 208mg imiş. Ben süt içmem, sütlü ürünlerle de aram yok, ama çoğunlukla dereotsuz sabah geçirmem, demek ki bünye bir şekilde buluyor dengeyi. Aferin.




06 April 2008

TinTin


Dedemin balkona açık bıraktığı kafese gelip yerleşen TinTin adlı bir kuş vardı. Gagasını bilesin diye kışın sahile vuran kurumuş balık yumurtalarını toplar, yazın dedem gelince ona verirdim.


Bir kuş da ben sahiplenmiştim öğrenciyken. Kendi bembeyaz, gagası kıpkırmızı, avuç içi kadar birşeydi. İlk saatler ötmemiş, sadece pıt pıt zıplamış, zıplarken de suyu yemeği dağıtmamıştı. Bu özellikleri nirengi kılıp kendisini haneye uygun bulduğum kuş kardeş, sabahın kör karanlığında bir name ile ötmeye başlamış ve neredeyse çok az dinlenmiş, tüm gün boyunca 'acaba camdan bıraksak da özgürlüğüne mi kavuşsa' bahanesi tarzı düşüncelere gark ettirmişti. Yalnızlıktan öttüğüne karar veren ev arkadaşım bir tane daha almayı önerdiyse de, sonunda kuşcuya götürdüğümüz hediye gelen bu kuşun Hint bülbülü olduğunu öğrenmiş, bir ikincisinden vazgeçmiş, kuşu ilk sahibine geri vermiştik. Çok şirindi aslında, sibopdu ismi.

Sibop ismini biz minik, tıknaz anlamında taktık aslında, meğer hiç alakası yokmuş, evet argoya giriyor. Kelimenin geçtiği yerlere bakarken aşağıdaki haberi buldum bir de.




26 March 2008

Portobello Cadısı


Portebello cadısı Athena, din gibi son derece hassas bir konuya girmekle kalmamış, daha da ileri giderek, milletçe çok yakından ilgilendiğimiz, hatta savaşlardan, grevlerden ve doğal felaketlerden daha önemli bulduğumuz diyetten söz açmıştı. Hepimiz Tanrı'ya inanmayabiliriz, ama hepimiz zayıflamak isteriz. Antoine Locador, Tarihçi



Kendimize karşı her zaman içten olma cesaretini nasıl ediniriz, kim olduğumuzdan emin olmasak da? diye soran Paulo Coelho'nun bu kitabını önceki eseri Zahir kadar olmasa da sevdim. Kendisine Athena diyen Şirin Halil'in konsantre olamadığı kelime arası boşluklarını doldurma yolculuğu. Kendini arayan kızın hayatında dans ise Aya Sofya'ya giden yol. Kitapta da bahsi geçen mandalalarımı ortaya çıkardım bu bahane ile, ne vakit tekrar boyamaya başlarım bilmiyorum gerçi. İki hafta sonra okul ve iş hayatıma geri dönüyorum. Bu kalan zamanımın keyfini çıkarıyorum; yeni kitaplarımla kuçaklaştım geçenlerde, çoktan biten etaminlerimin fotoğraflarını çekip yayınlamaya hazırladım, evi de baştan aşağı bir bahar temizliği ile tanıştırdıktan sonra, kendimi ısınan havalara kaptırıp bir kaç günü de çayır çimene, eşe dosta, çarşı pazara ayırırsam, yeterince hazır olurum. Ondan sonra daha programlı hayat beni bekliyor, bu bloguma da yansır ve artık daha düzenli yazarım.

Kitabı tavsiye ederim, yanındaki ise Barnes and Nobels'ın Smith'in sıcak elmalı cüzdanı isimli tatlısı. Milföyle sarılmış tarçınlı elmayı ısıtıp ikram ediyorlar, Smith kim bilmiyorum. Her seferinde aynı şeyi ısmarlamayacağım diye nafile söz veriyorum kendime.

14 March 2008

Katmerli Güller Bunlar


Doğumgünü kızı arkadaşım bu motifleri sever diye düşündüğüm, bir cesaretle başlayıp bitirdiğim, yerini de yeni sahibini de seven, bir tablo oldu bu.
Şablon istek üzerine e-mail adresinize teslim edilir.

04 March 2008

Ebruli Mart




3 Mart 1924'de Hilafet kaldırılmış. Bir dergide okuduğum bir yazı vardı, o zamandan 1924'den bahseden bir yazı, sanki bugün gibi.

Ahmet Emin Bey söz aldı:
“Bu memleketin mutaassıp hoca grubu vardır” dedi. “Halk, aydın din adamlarının değil, taassup erbabının tesiri altındadır. Bunlar elbette yeniliğe ve islahata karşı koyacaklardır. Halkı da peşlerinden sürükleyeceklerdir. Bu tehlikeye karşı tedbirleriniz var mıdır? Varsa, bunlar nelerdir?”

Bu kuşku karşısında Mustafa Kemal’in yanıtı şöyle oldu:

“Sözünü ettiğiniz cahil ve mutaassıp güruh, aslında hesaplı nüfuz menfaat simsarlarıdır. Onlar hükümete başvururlar, derler ki:
‘Halk bizim arkamızdadır. Bizim istediğimizi yapmazsanız işiniz kötü olur.’
“Sonra halka dönerler, halka karşı da şöyle bir lisan kullanırlar: ‘Hükümet, bizim avucumuzun içindedir. Bizim her sözümüze uymazsanız, bizim himayemize sığınmazsanız, perişan bir hale düşersiniz.’
“Biz, bu hilekâr nüfuz simsarlarına hiç kulak asmazsak ve hükümetin hiçbir surette kendilerine değer vermediğini belirtirsek, bunlar bir hiç haline inerler.” Yakın Tarihimiz/ Yaşar Öztürk

8 Mart Dünya Kadınlar günü var en yakın, ne diyelim, içimizdeki medeni kadın ruhunun ölmemesini dileyelim.

Sonra 14 Mart Tıp bayramı var, arada başka günlerde varmış, mesela 12 Mart İstaklal Marşı'nın kabulü. Tıp Bayramımız da kutlu olsun şimdiden, Türk doktorlarımıza güvenelim.

18 Mart Çanakkale Zaferi. Anzak'lı torunlar da geliyor olmalı o günlerde büyükdedelerini ziyarete. Nerden nereye.

27 Mart Tiyatro Kutlama günüymüş, kutlanır mı bilmem ama
Muhsin Ertuğrul'u rahmetle analım.

22 Mart Su günü, bu aralar susuzluktan bahsedilmiyor, yaza hazır mıyız?

21 Mart-26 Mart Orman Haftası, ben geçen sene şom ağızlılık yaptım, yangından geçilmedi o yaz. Ne kötü bir görüntüdür yangın sonrası.

Ve 21 Mart Nevruz, gene aynı hafta Türk Dünyası ve Toplulukları haftası varmış. Burada, Amerika'da NY Türk evinde belli tabanı olan etkinlikler düzenlenir mesela. Aynı hafta Dünya Çocuk Şiirleri haftası ayrıca.

18-24 Mart da yaşlılar haftası. Yaşlılık yaşı kaç sayılıyor ki artık? Şimdi kendimi 70 yaşında düşünmeye çalışıyor, bu bendeki gen programıyla 65 yaşın bile bana çok olduğuna karar veriyorum. Bizim ailede erkenci çok maalesef. Huzurevi sakinleri en çok bu hafta mı ziyaret ediliyor acaba?

Mart ayının son pazartesi de Kütüphaneler günüymüş. Evime yakın iki kütüphane var, ikisine de ara ara giderim ve mütemadiyen sıra beklerim, önümde genelde iki üç kişi olur. Şehir merkezi kütüphanesi de değil, kasaba bizimkisi.

Son olarak da Mart'ın son haftası Vergi Haftası. Vergi ödememek eşittir haksız kazanç. Küfeyle ip hikayesi çağrıştı bak şimdi de.

Takvim gibi oldu bu yazı, Mart ayı dolu dolu bir ay gerçekten, hiç bir anlamlı günde hediye almak zorunda olmadığınız aylardan biri ayrıca. Tamamen duygusal.


Tepede görülen fotodaki ipler ebruli, zevkli olur onlarla işlemek, nerde ne renk olacağı belli olmayan, yanar döner şekiller çıkar.